Doğudaki Bahçe – Van, Aden ve Kayıp İzler

Bazı, yaşanmış ve yaşanacak olan hikayeler vardır. İnsanlık, onları binlerce yıldır anlatır. Nesiller değişir. Diller değişir. İmparatorluklar yükselir ve yıkılır. Ama o hikayeler, zamanın içinden geçerek yaşamaya devam eder.

İnsanlık tarihi, birbirinden kopuk olayların meydana getirdiği rastgele bir akış değildir. Hz. Adem'in yaratılışı, peygamberlerin mücadeleleri, kavimlerin yükselişi ve çöküşü, savaşlar, sürgünler, zindanlar…

İman edenlerin sabrı, zalimlerin kurduğu tuzaklar ve ahir zamanda bütün dünyayı saracak büyük değişim. Bunların hiçbiri başıboş değildir. Hepsi Allah'ın kaderde yarattığı tek bir büyük senaryonun sahneleridir.

 

 

Doğudaki Bahçe – Van, Aden ve Kayıp İzler

 

Her film, izleyici onu daha görmeden hazırlanır. Senaryo yazılır, mekanlar belirlenir, final tasarlanır. Musevi kaynaklarında yer alan dikkat çekici bir anlatıda, yaratılışın gayesinin henüz dünya yaratılmadan önce belirlendiği söylenir. Sözlü Tevrat olarak kabul edilen Talmud'da, dünya yaratılmadan önce hazırlanan yedi şeyden söz edilir.

 

“Dünya yaratılmadan önce yaratılan yedi şey şunlardır: Tora (Tevrat), Teşuva (Tövbe), GAN EDEN (ADEN BAHÇESİ), Gehinnom (Cehennem), Yücelik Tahtı (Allah’ın arşı), Mabet, MOŞİYAH’IN ADI (HZ. MEHDİ).” 

(Talmud Pesahim 54a; Nedarim 39b)

 

“Yedi önceden yaratılmış şey, yaratılışın nedenini oluşturur. MOŞİYAH (MEHDİ) BU PLANIN MERKEZİDİR; ÇÜNKÜ KURTULUŞ, YARATILIŞIN GAYESİDİR.” 

(Derekh Hashem II:4:1)

 

Talmud'daki anlatımda, Moşiyah'ın adının güneşten önce var olduğu bildirilir. Zuharda ise yaratılıştan önce var olan nurun Moshiyah'ın adıyla mühürlendiği anlatılır. Midraş'ta benzer biçimde Allah'ın dünyayı yaratmadan önce Aden bahçesini ve Moshiyah'ın ismini hazırladığını bildirir.

Bu ifadeler elbette Allah'ın zamana tabi olduğu anlamına gelmez. Allah zamanı da, mekanı da yaratandır. Burada anlatılan, insanlık tarihinin başlangıcının ve sonucunun tek bir kader içinde yaratılmış olmasıdır. Yani Hazreti Mehdi, tarihin sonuna sonradan eklenen bir karakter değildir. Onun gelişi, yaratılışın ilk anından itibaren kaderde bulunan büyük finalin parçasıdır.

Dünya zulümle dolacak. İnsanlar sevgiden uzaklaşacak. Savaşlar, çatışmalar ve ayrılıklar yeryüzünü saracak. Fakat filmin sonu karanlık olmayacaktır. Çünkü Allah'ın yarattığı kader senaryosunda zulüm ebedi değildir. Kan, gözyaşı ve acı insanlık tarihinin finali değildir. Finalde adalet, merhamet, barış ve Allah'a iman vardır. Ve bu büyük dönüşüme Hazreti Mehdi vesile olacaktır.

Fakat filmin finalini anlayabilmek için önce ilk sahneye dönmek gerekir.

İlk insana, ilk bahçeye ve insanlık tarihinin başladığı yere.

 

Doğudaki bahçe

 

Rab DOĞUDAADEN’DE BİR BAHÇE DİKTİ; oraya yarattığı adamı (Adem’i) koydu. ADEN’DEN BİR IRMAK DOĞUYOR, BAHÇEYİ SULUYOR, ORADAN DÖRT KOLA AYRILIYORDU: Birinin adı Pişon; Havila diyarının çevresinden akar, orada altın bulunur. İkincisinin adı Gihon; Kûş diyarı çevresinden akar. Üçüncüsünün adı Hiddekel (DİCLE); Asur’un doğusundan akar. Dördüncüsü ise Fırattır (FIRAT). 

(Yaratılış 2:8–14)

 

Tevrat'ın bu bölümünde Aden Bahçesi'nin yeri detaylı olarak tarif edilmektedir. Buna göre Aden Bahçesi doğudadır. Aden Bahçesi'nde dört ırmak vardır. Bunlardan ikisi Fırat ve Dicle'dir.

Ünlü Musevi alim Maimonides, Aden Bahçesi'nin bulunduğu bu yüksek dağlık ve dört nehrin doğduğu yeri Van çevresindeki dağ silsilesi olarak tanımlar. 12. yüzyılın önemli hahamlarından Abraham İbn Ezra da Eden'in, dört nehrin kaynaklarının birleştiği yerde bulunduğunu ifade eder. Bu yorumda Doğu Anadolu, Van ve Ağrı çevresine işaret eden bir anlatım olarak değerlendirilir.

Bahsi geçen nehirlerin ikisinin ismi Dicle ve Fırat olarak Tevrat'ta açıkça verilmiştir. Bu nehirler binlerce kilometre boyunca uzanır. Öyleyse bahçe, bu uzun nehirlerin neresindedir? Eski ahit, bize bahçenin nehirlerin denize döküldüğü yerde değil, doğduğu yerde olduğunu söyler. Yani kaynaklarında.

Fırat Nehri, iki büyük kolun birleşmesiyle oluşur. Bunlardan Karasu, Erzurum'daki Dumludağ'dan doğar. Murat Nehri ise, Ağrı Dağı'nın kuzey yamaçlarıyla Eleşkirt ve Patnos çevresinden çıkar ve Van Gölü Havzası'nın yakınından geçer, Dicle sistemiyle bağlantılı en önemli akarsulardan biri olan Büyük Zap suyu ise Van'ın Başkale ilçesi yakınlarındaki dağlardan doğar. Hahamlar ve tarihçiler 3. ve 4. nehirlerin Aras ve Büyük Zap suyu olduğunu açıklar.

Böylece Van Gölü çevresinde farklı yönlere doğru akan büyük su sistemlerinin kaynakları bir araya gelir. Fırat, Dicle, Aras ve Büyük Zap.

Musevi araştırmacı Tirus Gordon, Before the Bible adlı eserinde şöyle demektedir: “Yaratılış bölümündeki dört nehir tasviri, Dicle ve Fırat’ın kaynaklarının bulunduğu (eski dönemdeki ifadesiyle) Ermeni Yaylaları (Van ve çevresi) bölgesini gösterir.”

(CYRUS GORDON Before the Bible)

 

Tarihçi Nahum Sarna ise konuyla ilgili şöyle söyler:

“Tevrat’ta tasvir edilen nehir sistemi ancak Fırat ve Dicle’nin kaynak yerlerinde, kuzey Mezopotamya’da (Van gölü ve çevresi) mevcuttur.” 

(JPS Torah Commentary: Genesis, 1989)

 

Bilindiği üzere Mezopotamya, Dicle ve Fırat'ın arasındaki topraklara verilen isimdir. Kuzey Mezopotamya denildiğinde, Fırat'ın ve Dicle'nin doğduğu yerlerin olduğu Van Gölü ve çevresinden bahsedilmektedir.

Alman arkeolog JURGEN SPANUTH Atlantis of the North adlı eserinde şöyle der:

Aden Bahçesi anlatımı, birkaç nehrin bir merkezden ayrıldığı bir yüksek yaylanın, yani muhtemelen Van Havzası’nın anlatımıdır.”

(JURGEN SPANUTH Atlantis of the North)

 

Türk coğrafyacı PROF. DR. SIRRI ERİNÇ de Doğu Anadolu’nun Jeomorfolojik Yapısı ve Drenaj Sistemleri başlıklı makalesinde şunları söyler:

“Fırat ve Dicle kaynaklarının yer aldığı sahalar (Van Havzası), tektonik olarak kapalı bir drenaj sistemidir. Bu durum, tek merkezden çıkan dört nehir tasvirine (Aden Bahçesinin anlatımına) benzer bir görüntü arz eder.” (İstanbul Üniv. Coğrafya Enstitüsü Yayınları)

 

Adem Bahçesi ile ilgili yaptığı araştırmalarla ünlü İngiliz tarihçi David Rohl Legend, The Genesis of Civilization adlı kitabında, bahçenin yerinin Van Gölü'nün olduğu dağlık bölgede olduğunu anlatır. O, anlatımını harita ile de açıklamıştır. Haritada Van Gölü ve çevresi Adem Bahçesi olarak nitelenmiştir.

Van yalnızca tarihi bir şehir değildir. İnsanlık tarihinin ilk sahnesine ev sahipliği yapmış bir kader mekanıdır. Fakat burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Kur'an'da anlatılan sonsuz Adn Cenneti ile Hazreti Adem'in yaşadığı bahçe aynı yer mi? Yoksa cennet kelimesi, insanlığın hafızasında zamanla farklı bir anlam mı kazanmıştır?

 

Cennet mi? Bahçe mi?

Bugün cennet denildiğinde, insanların aklına doğrudan ahiretteki sonsuz hayat gelir. Oysa, Kur'an'da kullanılan cennet kelimesi yalnızca ahiretteki cennet anlamına gelmez. Arapçadaki cennet kelimesi, üzeri örtülü, yeşilliklerle çevrili, ağaçların gizlediği bahçe anlamında da kullanılır.

Kehf suresinde iki üzüm bağından söz edilirken, cenneteyn yani iki bahçe ifadesi kullanılır. Sebe halkının yerleşim yerinin sağında ve solunda bulunan iki bahçede, Kur'an'da aynı kelimeyle anlatılır. Kalem suresindeki bahçe sahipleri içinde Ashabül Cenne yani bahçe sahipleri ifadesi geçer. Demek ki Kur'an'daki cennet kelimesi bağlamına göre yeryüzündeki muhteşem bahçeleri de ifade edebilmektedir.

Allah Kur'an'da Hazreti Adem'in yaşadığı bahçede kendisine ve eşine bir ağacın yasaklandığını bildirmiştir. Oysa yine Kur'an'da, cennette müminlere hiçbir ağaç ve meyvenin yasaklanmadığı bildirilmektedir. Buradan da Hz. Adem ve eşi, Hz. Havva'nın ahirette bulunan sonsuz cennetten değil, yeryüzündeki Adem bahçesinden çıkarıldıkları anlaşılmaktadır.

Bu ayrımın bir diğer delili, Kur'an'da Hz. Adem'in yeryüzünde yaratılacağının bildirilmesidir.

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.

Hani Rabbin, Meleklere: ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife (Adem) var edeceğim’ demişti. Onlar da: ‘Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah:) ‘Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim’ dedi. (Bakara Suresi 30)

 

Ayette Hz. Adem'in önce ahiretteki cennette yaratılıp sonra dünyaya gönderileceği belirtilmez. Onun yaratılışının yeryüzüyle bağlantılı olduğu açıkça haber verilir.

Kur'an'da bildirildiği üzere insanların bildikleri ve yaşadıkları üç boyut dışında meleklerin yaşadıkları farklı boyutlar vardır. Bu boyutların zaman ve mekan algısı insanların bildiklerinden farklıdır. Örneğin meleklerin Allah katına yükselmelerinin anlatıldığı ayetlerde, süresi dünyada bildiğimiz 50 bin yıla denk gelen bir günde yükseldikleri haber verilir.

Kur'an'da bildirilen Allah'ın alemlerin Rabbi olması vasfı da, Allah dilemedikçe insanların varlığını anlayamayacağı ama dilerse işaretlerini görebilecekleri çok farklı boyutlar olduğunun haber verilmesidir.

Aslında insanların sınırlı oldukları zaman ve mekan algısıyla kavrayamadıkları boyut cennet boyutudur. Cennet boyutunda zaman ve mekan algısı, eşyanın hali, bedenin fiziki sınırları ve koşulları tamamen farklıdır. Zaman ve mekan algısının değişmesiyle birlikte Allah'ın kulunu koruması, kulun Allah'ın harikalarına şahit olması gibi hayranlık uyandırıcı olağanüstü güzellikler de yaşanabilir.

Peygamberimiz üzerinde zırhı olmadan, savaşta müşrikler tarafından dört bir yandan kuşatılmasına ve çok yoğun ok ve kılıç saldırısı altında olmasına, hatta sahabenin bir kısmı tarafından şehit olduğunun sanılmasına rağmen hiçbir şey olmadan, Müşriklerin arasından çıkıp sapasağlam bir şekilde Müslümanların yanına gelmesi, Allah'ın orada cennet boyutunu tecelli ettirmesinden kaynaklanmaktadır. Bilindiği üzere Allah peygamberimize savaşta kendisinin onu koruyacağını vahyetmiştir. Bu vahyin ardından o zamana kadar savaşa çift zırh ile katılan Peygamberimiz zırhlarını çıkarmıştır.

Savaş koşulları müthiş ağırlaşmış, Peygamberimize ve sahabeye dört bir yandan saldırılmıştır. Peygamberimiz hiçbir şey olmadan bu kuşatmanın içinden çıkmıştır. Bununla ilgili olarak Kur'an'da şöyle bildirilir:

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.

Savaşta Allah mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve galib olandır. (Ahzab Suresi, 25)

 

Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 174)

 

İşte bu nimet ve güzellik, Allah'ın Hazreti Peygamberimize cennet boyutunda yaşattığı bir güzelliktir.

Hazreti Cebrail, Peygamberimiz (s.a.v) vahyi getirdiğinde, Peygamberimizin devesinin ağırlıktan bacakları ayrılarak yere çöküyor olması da, dünyadaki zaman ve mekan algısının dışında bir halin yaşandığının, yani cennet boyutunun bir göstergesidir.

Hz. Adem ve Hz. Havva'nın Van'da yaşadığı Adem Bahçesi de, cennet boyutunda olan bir yaşamdır. Bu yaşamları ahiretteki sonsuz cennet hayatı değildir. Hz. Adem ve Hz. Havva'nın yaşamış olduğu Adem Bahçesi de çok güzel, İhtişamlı, estetik, sanat dolu, her köşesine sevginin hakim olduğu barış ve sevinç içinde bir mekandır. Bir cennet boyutudur. Burası daha sonra şeytanın, Hazreti Adem ve Hazreti Havva'yı aldatmasının ardından yağmurlar, seller, fırtınalar ve depremlerle erozyona uğramış ve Van Gölü de bu şekilde oluşmuştur.

Taberi, İbn Kesir, Ebu Müslim, el-İsfahani gibi İslam alimleri ayetlerde cennetten çıkarılma ifadesi olarak kullanılan, “İnin!” (ehbitû) fiilinin cennetten yeryüzüne değil, bir bahçeden başka yere iniş olacağını söylemişlerdir.

Nitekim aynı fiil Hz. Nuh'un gemiden inişinde de kullanılmıştır. Hz. Nuh'un gemiden yürüyerek aşağıya inmesi, nasıl ki yürüyerek olduğu yerden çıkmak anlamı taşıyorsa, Hz. Adem ve Hz. Havva'nın cennetten yeryüzüne inme gibi bir manada değil, yeryüzündeki Adem bahçesinden çıkmak anlamındadır.

“Allah’ın onlara dediği ‘ihbitû’ sözü, ‘artık buradan ayrılın, bu nimet hâlinden geçim mücadelesine inin’ demektir. İniş, yer değiştirmedir, illa gökten yere olmak gerekmez.”

(Taberî - Câmi‘u’l-Beyân, I:506)

 

Adn Aden Adnan

 

Tevrat ve İncil metinlerine göre Hz. Âdem ile Hz. Havva'nın adımladığı o ilk bahçe yeryüzündeydi. Ancak Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda tablo farklı bir boyuta taşınır. Kur'an'da Adn cenneti Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın dünyada yaşadığı yer olarak değil, ahiretteki sonsuz ve kusursuz ebedi ikametgah olarak anılır.

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım.

Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.

(Kehf Suresi, 31)

 

Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb tefsirinde:

“Cennâtü’l-ʿAdn, cennetin özel bir derecesidir; oraya en seçkin müminler girer.”

(Râzî, XXV:111)

- söylemiştir.

 

Zemahşeri, el-Keşşâf tefsirinde:

“‘Adn’ kelimesi, kökleşmek ve sabitlik demektir. Bu, cennetin sakinlerinin oradan çıkarılmayacağını bildirir.”

(Keşşâf, III:205)

-diye buyurmuştur.

 

İbni Arabi ise Adn Cennetleri için, “Adn, kalpteki daimî huzurun yeridir; orası Şekinah’ın (Allah’ın ruhunun ve nurunun) indiği mekândır”. (Fütûhât, II:232)

-demiştir.

 

Adn cenneti, Aden bahçesi ve Adnan ismi aynı kökten gelmektedir. Aden kelimesinin İbranice, Aramice ve Arapça biçimleri aynı Sami kök ailesine dayanır. Hepsi A-D-N kökünden gelmedir. Adnan isminin de kökü aynıdır. Adn kelimesinin tekit yani güçlendirilmiş anlam taşıyan halidir. Daimi, çok kalıcı, sürekli yerleşmiş ve yaşayan manalarına sahiptir. Aynı kökten gelen “maʿdin” (معدن) kelimesi ise, yeryüzünde yaratılmış her türlü cevherin bulunduğu yer, her şeyin kaynağı, her şeyi kapsayan anlamlarına gelir.

“Adnan, sabitlik makamını temsil eder; nefis orada karar bulur.” (İbn Arabî - Fütûhât, II:243)

 

Adem ile Adnan arasında, insanlığın ilk sahnesi ile son sahnesi arasında görünmeyen bir bağ bulunmaktadır. Kökeni, yerdeki ilk bahçeyi ve ahiret yurdundaki cenneti belirten bu isim, en başından beri kaderde özel olarak seçilmişti. Her şeyi bir hesapla yaratan Yüce Rabbimiz, insanlığın ilk döneminde muhteşem final için işaret bırakmıştır ve bu işareti anlamak her mümin için sevinç ve mutluluk sebebidir.

“Soy Adnan’a kadar ulaştığında (bundan ötesini) durdurun.”

(Buhârî, Menâkıb, 1; İbn Sa’d, Tabakât, I:56)

 

Adnan

 

Peygamberimizin şeceresi 21. kuşaktan dedesi olan Adnan ile başlamaktadır. Bu sebeple Hz. Peygamberin soyunun mensup olduğu kavme de Adnaniler denilmektedir. Peygamber Efendimiz de Adnanidir. Bütün İslami kaynaklarda kesinliği kabul edilen soy şeceresinde Peygamberimizin ilk bilinen soy ismi Adnan'dır.

“İbn İshak’a göre İsmail’in, Hz. Muhammed (sav)’e kadar soyu şöyledir: Nabit, Yeşcub, Yarub, Teyrah, Nahor, Mukavvem, Uded, ADNAN. Peygamber (sav), Adnan’da durur ötesini anmazdı…”

 

Hz. Ali, Peygamberimize Mustafa Adnan olarak hitap ederdi. Yani Peygamberimiz Adnan ismini soyadı olarak kullanırdı.

Bundan dolayı iki isim sahibi oldum. Bir de künye ki daha önce hiç duymamıştım. Ebu Turab ki bana bu künyeyi vermişti: HÂDÎ OLAN MUSTAFA (ASM) ADNAN PEYGAMBER… (KASİDE‐İ ERCÛZE, İmam Ali, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ, s.18)

Dikkat edilirse, Hz. Ali, Peygamber Efendimiz'e soyadıyla hitap etmektedir. Mustafa Adnan Peygamber derken, adı Mustafa, soyadı Adnan demektedir.

Hadislerde Hz. Mehdi aleyhisselamın isminin Peygamberimiz (s.a.v)’in ismine, Hz. Mehdi aleyhisselamın babasının adının da, Peygamberimiz (s.a.v)’in babasının adına uygun olacağı belirtilmiştir.

Ebu Hureyre (ra)’dan rivayete göre, Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Dünya hayatından sadece bir gün kalmış olsa bile, benim Ehl-i Beyt’imden İSMİ İSMİME UYGUN OLAN BİR ZAT (Mehdi) gelinceye kadar Allah o günü muhakkak uzatır.” (Ahmed b. Hanbel “Müsned” inde tahric etmiştir.)

 

Abdullah b. Ömer (ra)’dan rivayete göre; Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Benim Ehl-i Beyt’imden ismi, ismime uygun olan bir zat (Mehdi) bütün Araplar üzerine hakimiyet kuruncuya kadar dünya (yok olup) gitmez.” (Sünen-i Tırmizi Tercemesi, Hadis No: 2331)

 

“Dünya hayatından sadece bir gün kalmış olsa bile, benim Ehl-i Beyt’imden ismi ismime uygun olan bir adam (Mehdi’yi) gönderinceye kadar Allah o günü muhakkak uzatır. O, daha önce zulüm ve eziyet ile doldurulmuş olan dünyayı hak ve adaletle dolduracaktır.” 

(Tirmizi, Ebu Davud, Nesai, Beyhaki ve Ebu Amr Ed-Dâni tahric etmişlerdir.)

 

Görüldüğü gibi Peygamberimiz (s.a.v), Mehdi için adı adıma uygun düşer demektedir, aynısıdır dememektedir. Aynı şekilde, babasının adı da benim babamın adına uygun düşer demektedir.

Eski dönemlerde insanlara hitap edilirken soyadı kavramı yoktu. Bir kişiye hitap edilirken falanca oğlu veya kızı denirdi. Ancak günümüzde soyadı ile hitap vardır. Peygamberimiz (s.a.v) bugün yaşamış olsa kendisine Sayın Adnan olarak yani soy ismiyle hitap edilecekti. Babasına da benzer şekilde Sayın Adnan diye hitap edilecekti. Yani Peygamberimiz kendi soyundan gelecek olan ve yeryüzünde İslam'ın nurunu tamamlayacak olan evladının isminin kendi soy ismi olan Adnan olacağını açıkça belirtmiştir.

Yüce Rabbimiz en başta yarattığı ilk bahçeyi ahir zamanda yaratacağı şahsın ismiyle isimlendirmiş, bu mekanda onun için bir işaret bırakmıştır.

Zohar’da Mehdi’nin Aden bahçesindeki yeri şöyle tarif edilmiştir:

“Moşiyah (MEHDİ), Gan Eden’den (ADEN BAHÇESİNDEN) – Kuş Yuvası (Ken Tzippor) denilen yerden – ortaya çıkacak; orada doğruların ruhlarıyla birlikte bekler.” (Zohar, Şemot 13:99)

 

Bu yer Musevi kaynaklarda bir mağara, rahim ya da İlahi sığınak gibi ifadelerle tasvir edilir. Burası, Moshiyah'ın yani Hz. Mehdi'nin çıkışından önce bulunduğu ve Allah'ın dünyanın kurtuluşu için takdir ettiği kaderinin gizlilikte olgunlaşmasını temsil eden bir yerdir.

Kent-i Zippor yani Kuş Yuvası adı verilen bu yer, Aden bahçesi içindedir. Geçmiş dönemlerde tefekkür için peygamberlerin çekildiği mağaralara ya da Hz. İbrahim, Hz. Yusuf gibi peygamberlerin tutulduğu zindanlara benzer. Mehdi'nin burada çile ve zorluklarla manevi makam kazanacağı da göz önünde bulundurulduğunda bir cezaevinin tasvir edildiği anlaşılmaktadır. Günümüz cezaevlerinde odaların avlularında sürekli kuş yuvaları olması ve hep kuşların bulunması da dikkat çekici bir benzerliktir.

“GAN EDEN’DE (ADN -ADNAN, ADEN- BAHÇESİNDE) YEDİ ODA (HEİKHAL) VARDIR; her biri kendi başına ayrı bir âlemdir.” (Zohar, Bereshit 27a–b)

 

Burada kullanılan “heikhal” (היכל) kelimesi, İbranice’de sadece “oda” değil, aynı zamanda “koridorlu, iç içe mekân” anlamındadır. BU KORİDORLAR VE ODALARDAN OLUŞAN MEKANIN AVLULARI DA VARDIR.

 

“Ve bu odalar (heikhalim) iç içe açılır, tıpkı bir sarayın AVLULARI gibi; en içteki odada Kral (MOŞİYAH, MEHDİ) oturur.” (Zohar, Bereshit 27b)

 

Kabala’nın erken metinlerinden biri olan Sefer HaBahir’de ise Adn (Adnan, Aden) Bahçesinin içinde KAPILAR olduğu belirtilir. Tıpkı bir cezaevinin içi gibi kapılardan geçilen koridorlar ve odalara dair anlatım dikkat çekicidir.

 

“Gan Eden’de (Aden Bahçesinde) KAPILAR VARDIR; her biri farklı bir ışığa (odaya) açılır. (Sefer HaBahir, 95–96)

 

Zohar'da bu kapılarla ilgili önemli bir bilgi verilir:

“Gan Eden’in (Aden Bahçesi’nin) kapıları birbirine açılır; biri diğerinin ardındadırher biri farklı bir ışık taşır.” (Zohar Tazria 43b)

 

Kapıların birbirine açılması, odaya ulaşılması için birkaç kez kapılardan geçilmesi gerektiğini göstermektedir. Cezaevlerinin dış kapılarının yanı sıra, içeride de odaya ulaşılana kadar birkaç defa koridorlardan, her koridorda bir kapıdan geçilmektedir.

Zohar'da "Kuş Yuvası" olarak adlandırılan o zindanlar, o kapalı kapılar ardındaki dar koridorlar, karanlığın ebedi bir sonu değil; aksine, nurlu bir şafağın, büyük bir dirilişin doğum sancılarıdır. Zamanın son perdesi aralanıyor. Yüzyıllardır süregelen savaşlar, adaletsizlikler ve sevgisizlik, yerini bambaşka bir çağa bırakmak üzere. Dünya, zulmün bittiği, adaletin, merhametin ve barışın yeryüzüne bütünüyle hakim olacağı o büyük finale doğru hızla ilerliyor. Tarihin bu en görkemli sahnesinde, adı ve varlığı baştan beri kaderde saklı olan o kutlu şahsiyet; Hz. Mehdi, sadece bir bekleyişin, sabrın değil, nihayetinde mutlak kurtuluşun sembolüdür. Yüce Allah, ilk bahçede ektiği o sevgi tohumunu, ahir zamanda onun eliyle bütün dünyaya yayacaktır.

Ancak burada çok hayati bir gerçeği hatırlamak gerekir. Hz. Mehdi makamı, bir iddia makamı değil, kesin ve mutlak bir "ispat makamı"dır. İnsanların yalnızca beklentileriyle, kısıtlı işaretlerle veya kendi vehimleriyle herhangi bir kimseye bu yüce makamı atfetmesi mümkün değildir. Gerçek manada bir kişiye "Hz. Mehdi" diyebilmemiz için, şüpheye yer bırakmayan o en büyük alametin gerçekleşmesi şarttır: O şahsın; sevgiyle, ilimle, barışla ve akılla, İslam ahlakının dünya hakimiyetine vesile olduğunu bütün insanlığın açıkça görmesi ve buna şahit olması gerekir. Bu muazzam hakimiyet görülmeden, bu mutlak ispat yaşanmadan, hiç kimseye Mehdi denilemez. Karanlık ne kadar zifiri, duvarlar ne kadar kalın, kapılar ne kadar aşılmaz görünürse görünsün, sabah her zaman yakındır. İlk insanın var edildiği o bahçeden, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in tertemiz silsilesinden süzülüp gelen, ismi onun soyismi olacak ve yeryüzünü yeniden bir cennet bahçesine, bir sevgi yurduna çevirecek olan o yüce insanın zamanına ulaşıyoruz. İnsanlık, ahirete de devam edecek olan o sonsuz barışa, kardeşliğe ve aydınlığa uyanmak üzere. Zamanın ve mekanın Rabbi, kaderi yazmış, rolleri dağıtmış ve o büyük vaadini vermiştir. Ve unutulmamalıdır ki; Allah, vaadinden asla dönmeyendir.

 

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va´detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ´güç ve iktidar sahibi´ kıldıysa, onları da yeryüzünde ´güç ve iktidar sahibi´ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.

(Nur suresi, 55)